in ,

Alkış Beğendim Love Şaşırtıcı

SALIN YAYLASI: Başkentin Arka Bahçeleri 2 / MEHMET MADEN

Geçen yazımızda; Gülay Ünal rehberliğinde Işıkdağı’nı yazmıştık.

Grupta kimler mi vardı?

Sinan, Veysel Akkaya, Hasan Tüfekçi, Alpaslan, Buket, Afitap, Ali Teke, Tolga Belen, Erdoğan Akkan, Sami Bey ve Nedret…

Yazımızı öğle molası ile noktalamıştık.

Doğa etkinliklerinde mola vermek diğer ortamlardan farklıdır. Toprağa uzanır, gökyüzünü izlersin. Dağ yeli yanaklarını okşar, kuş ve böcek sesleri birbirine karışır. Bu sesleri dinlerken etrafındaki kalabalığı unutur, kendi içine hızlı bir yolculuğa çıkarsın. Sevdiğin anılar koşar adım yanına gelir, o anılara ortak olanlarla hesapsız kitapsız konuşur, rahatlarsın, kendine öylesine yaklaşırsın ki, âdeta kendi içinde kaybolursun…

Rotamızın devamında Salın Yaylası vardı. Yaylanın içinden akan Sofular Deresi her zaman olduğu gibi yağmur sularını taşıyor olmalıydı Hamam Çayı’na… Yaylaya özgürlük ahengi katan kiremit çatılı derme çatma evler ve ahırlar… Arka planda bu yapıları koruyor gibi duran orman saçlı tepeler… Zihnimde netleşen resim buydu, bu resmin canlı hali bizi bekliyordu.

Rehberimizin, yürüyoruz arkadaşlar, demesiyle büyülü bir düşten uyanmış gibi biraz isteksizce toparlanıp çantalarımızı sırtlıyoruz. Rotamızın son geçişindeki Salın Yaylası’na yaklaşık 6km uzaktayız. Karagöl’de bizi bekleyen aracımıza ise 8km mesafedeyiz. Parkurumuz muhteşem, tıpkı devamını merakla beklediğimiz ‘arkası yarın’ dizisi gibi.

Uzun süren bir tırmanışı, şekerpare bir yorgunlukla bitiriyoruz. Zirvede çamların arasına gizlenmiş küçük bir kayalık… Bu noktadan insana uçma duygusu veren manzarayı izlemek için kısa bir mola veriyoruz. Etrafı kuşbakışı görmenin heyecanı anlatılacak gibi değil.

Yürüyüşlerde böylesi duraklar kısa bir soluk almak için enfestir. Seyrettikçe güzelliği çoğalan manzarayla bütünleşmek enfes, zihinsel doygunluğa ulaşmak için birebir.  

Işıkdağı bütün görkemiyle duruyor karşımızda, mağrur ve dingin... Derinlerde ise Salın Yaylası’nın ferahlatıcı, yemyeşil düzlüğü…  

Yayla düzlüğüne dertsiz inen bir patikayı kullanarak düşük bir tempoyla, acelesiz inişe geçiyoruz. Zira iniş her zaman daha risklidir. Düzlüğe varmak, bir uçağın piste inmesi gibidir. Fiziksel yorgunluğu gidermek için olmazsa olmazlardandır. Çantaları atıp yere uzanmak, toprağın ve çimenlerin kokusu içinde çocuklar gibi şen olmak…

Şanslıydık, yakınımızda bir akar çeşme vardı. Serinlemek isteyenler üçerli beşerli gruplar halinde çeşmeyi ziyaret etmeye başladılar. Şarıl şarıl akan berrak, buz gibi bir su… Serinleme bir yana suyun sesi yorgunluğumuza iyi geliyor

Bu kısa moladan sonra ayaklanıp yaylanın içine doğru yola koyuluyoruz. Yükseklerde bıraktığımız o tatlı esinti bizi izliyor, sadık bir dost gibi. Başkasını bilmem ama, yayla evleri bana her zaman özgürlük duygusu vermiştir. İmrenerek bakıyorum bu derme çatma evlere. Bir apartmanın bilmem kaçıncı katında, toprağın kokusundan uzak yaşamanın içime sürdüğü hüzne engel olamayarak…

Yayla düzlüğünde dağınık bir halde yayılan sığır sürüsü, Işıkdağı’nın eteklerinde toplanmaya başlamıştı. Işıkdağı yayla içinde hareket eden her şeye, gün bitiyor, gidin artık gideceğiniz yere, emanetlerimi bana bırakın, der gibiydi. Biz de bunu yapacaktık elbette.

Yayla içinde geçen serbest zaman herkesi memnun etmiş gibiydi. Daha fazla oyalanmaya gerek yoktu. Vücudumuz soğumadan tekrar yürüyüşe geçmeliydik. Tam da bu sırada rehberimiz üst üste düdüğünü öttürdü, içtima eden askerler gibi kısa sürede bir araya geldik ve yeniden yola koyulduk. Yaylayı ikiye bölen Sofular deresine paralel giden eski yolu izliyoruz. Ayak seslerimiz doğanın sessizliğine akıp gidiyor. Parkurun bitimine, yani ünlü Karagöl’e 2km var.

Finale yaklaştıkça sevinç ve hüzün karışımı bir duygu sarar insanın içini. Her yaşanmışlık zihnimize parıltılar bırakırken, bir yandan da bir şeyler alıp gider bizden, geri dönülmezdir, telafisi mümkün değildir. Zira aynı bölgede, aynı yerde, aynı ortamda da olsa bir durumu iki kez yaşayamayız.

Final yaklaştıkça, yani Karagöl ortasından ikiye bölünmüş bir kalbin siluetiyle göründüğünde, ben bu duyguları yaşıyordum. Diğer yürüyüşçüler hangi duygularla baş başa kaldılar, bilemiyorum. Sevinç ve hüzün insanlığın ortak mirasıdır, evrenseldir, belki de çoğunlukla aynı duyguları yaşamışızdır.

Karagöl’den aralıksız kurbağa sesleri geliyor, tam bir serenat, her daim böyle kalsın…

Havaya yağmur kokusu sinmiş, hatta tek tük iri damlalar düşüyor toprağa, belli ki kısa bir süre sonra sağanak gelecek ardından. Neyse ki bizi bilmem hangi apartmanın bilmem kaçıncı katına taşıyacak olan aracımız üst tarafta bizi bekliyor. Önde giden yürüyüşçülerin bir kısmı araca yerleşmiş bile. Kimileri ise gitmek istemiyor gibi dışarıda durup sohbet ediyor.

Birazdan herkes yerlerine yerleşmiş olacak. Rehberimiz, “Yanında gelmeyen var mı?” diye sorarak bizi son kez sayacak.

Çevrilen kontak anahtarı, hırıldayan motor sesi, toprak zemini ezen tekerlekler, sonra yol, evet yol, aracımız alıp götürecek bizi ve bütün yaşanmışlıklar; Işıkdağı’na, Salın Yaylası’na ve Karagöl’e kalacak. Sağanak aracın kaportasını ve camlarını neşe içinde dövüyor, silecekler el sallıyor geride kalan her şeye. Şanslıysak, bugünlerden bir fotoğraf ve birkaç satır kalacak geriye.

Şanslıymışız.

Gelecek yazıda yine Ankara’nın bir arka bahçesini yâd etmek isterdim. Fakat 25 Ağustos’ta av-yaban hayatı sezonu açılıyor. Sanırım sarı sıcaklarda anız tarlalarında olacağım. Göçmen kuşların kanadında yani… Buluşmak arzusuyla…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Ankaragücü’nde Enes Kubat’ın Sözleşmesi Fesh Edildi

Sadece Savunma Yaparak Hayatta Kalamazsınız