Futbolda başarıyı tribündeki sesin yüksekliği ya da sosyal medyada açılan etiketler belirlemiyor.
Önce iyi bir kadronuz olacak.
Sonra o kadronun parasını zamanında ödeyecek mali gücü bulacaksınız.
Doğru teknik direktörü seçecek, kulübü iyi yönetecek, taraftarı arkanıza alacak ve medyanın desteğini kazanacaksınız.
Gençlerbirliği ile Ankaragücü arasındaki temel fark da uzun süredir burada ortaya çıkıyor.
Gençlerbirliği’nde herkesin yeri aşağı yukarı bellidir.
Yönetim yönetir, teknik direktör takımını çalıştırır, taraftar destekler, medya da gerektiğinde eleştirir.
Arda Çakmak’ı bugüne kadar birçok kez eleştirdim.
Ancak bugün doğru işler yapıyorsa bunu söylemek de gazeteciliğin gereğidir.
Gençlerbirliği’nin çok ağır fikstürü nedeniyle ilk sekiz haftada toplayacağı 6-7 puan başarı kabul edilebilirdi.
Takım bu puanı daha ilk iki haftada aldı.
Hem de şampiyonluğun favorisi Fenerbahçe’yi evinde, ligin en diri ekiplerinden Göztepe’yi deplasmanda yenerek…
Demek ki doğru teknik direktör, doğru kadro ve doğru futbol aklı bir araya geldiğinde fikstürün zorluğu da aşılabiliyor.
Ankaragücü’nde ise yakın zamana kadar bu düzen tersine işlemişti.
Yönetimin karar vermesi gereken konularda tribün hüküm veriyor, medya da bu hükmü sorgulamak yerine alkışlıyordu.
Bunun bedelini en ağır biçimde önceki 1. Lig sezonunda ödedi.
Ankaragücü, hazırlık döneminde o sezon Süper Lig’de kalan Kayserispor’u 3-1 yenmiş, sezon boyunca ligde ve Avrupa’da fırtına gibi esen Samsunspor’la 1-1 berabere kalmıştı.
TSYD Kupası’nda Gençlerbirliği’ni 4-0 mağlup eden de aynı takımdı.
O günlerde genel kanaat Ankaragücü’nün direkt şampiyonluğa, Gençlerbirliği’nin ise küme düşmemeye oynayacağı yönündeydi.
Sezon bittiğinde Gençlerbirliği şampiyon olmuş, Ankaragücü ise kendi yarattığı kaosların içinde küme düşmüştü.
Çünkü biri sorununu doğru teşhis ederken diğeri kendi içinde bitmek bilmeyen bir kavga başlatmıştı.
Gençlerbirliği, Ankaragücü’nden dört gol yiyen kadrosunu çöpe atmadı.
Sorunun futbolculardan çok teknik direktör tercihinden kaynaklandığını gördü ve takımı Hüseyin Eroğlu’na teslim etti.
Taraftar da yeni hedefler bulup futbolcuları yemeye çalışmak yerine takımının arkasında durdu.
Sonunda Ankaragücü’nden dört gol yiyen kadro şampiyonluğa ulaştı.
Ankaragücü’nde ise taraftar kulübün yönetimini adeta ele geçirdi.
Her şey dört dörtlük giderken Efkan Bekiroğlu ve Tolga Ciğerci’yi “istenmeyen oyuncular” ilan etti, daha sonra bu listeye Bahadır Güngördü, Atakan Çankaya, Ali Kaan Güneren, Kitsiou, Bajic, Garry Rodrigues ve Cephas da eklendi.
Ligin üzerinde olan kadro, tribün baskısı ve yönetim hatalarıyla parça parça dağıtıldı; Gaetan Laura, Rakoczy, Dalcio ve aklı fikri parada olan Owusu’lu, gelir gelmez sakatlanan Özgür Aktaş’lı kadroya geçildi.
Çorba paraları tartışıldı, taraftar grupları birbirine girdi, yöneticiler tehdit edildi, başkanın arabası yumruklandı.
Ankaragücü medyası ise çoğunlukla sustu.
Taraftara “Yanlış yapıyorsunuz” demek yerine suyun aktığı yöne doğru yüzdü.
Sessizlik tarafsızlık değildi; yanlışın büyümesine katkı sağlamaktı.
Nihayetinde suçlu İsmail Mert Fırat ilan edildi, taraftarın, medyanın yaptığı hatalar halının altına süpürüldü.
İsmail Mert Fırat, Ankaragücü tarihinin en başarısız başkanıydı; ne kulübü yönetebildi ne de taraftarın baskısına karşı koyabildi.
Cebinden bir milyarın üzerinde para harcadı, kendini de batırdı, Ankaragücü’nü de.
Tüm eleştirileri hak etti ama bu diğer hataların örtbas edilmesinin gerekçesi olmaz, olmamalı.
Bugün Ankaragücü adına en büyük şans, İlhami Alparslan’ın tribünden veya medyadan yükselen her sese göre yön değiştirmemesidir.
Kulübün ihtiyacı da tam olarak budur.
Ancak medyanın geçmişten yeterince ders çıkardığını söyleyemiyorum.
Bir meslektaşım geçen sezon Ankaragücü’nün hedefinin kümede kalmak olduğunu, Recep Karatepe sayesinde takımın neredeyse play-off’a ulaşacağını yazmış.
Aynı değerlendirmede bu sezonun hedefini doğrudan şampiyonluk olarak göstermiş.
Vay anasına, ne tespit!
Ankaragücü’nün bütçesinin onda birine bile sahip olmayan Bucaspor, Karaman FK, Kepezspor, Beykoz, Altınordu, Erbaaspor, Karacabey, Kastamonuspor ve Beyoğlu Yeni Çarşı’nın bulunduğu bir ligde Ankaragücü’nün kümede kalması başarı, öyle mi?
Ayrıca burada ciddi bir mantık problemi var.
Transfer yasağı sürüyor, kadro neredeyse aynı, oyuncular bir yaş daha yaşlı ve teknik direktör değişmedi.
Geçen sezon kümede kalması başarı sayılan bir takım, hiçbir takviye yapmadan bu sezon nasıl şampiyonluğun favorisine dönüşüyor?
Sadece bu yazıda değil, meslektaşların genel değerlendirmeleri de hep bu yönde.
Tek referansları geçen sezon takımın birbirini tanımış olması.
Halbuki oyuncular birbirini yeni tanımış da değil.
Birkaç genç dışında kadronun tamamına yakını bir önceki sezonda da birlikteydi.
Aynı oyuncular, aynı teknik direktör ve neredeyse aynı şartlar varken bir yılda değişen nedir?
Doğanın kanunları değişmediğine göre değişen yalnızca anlatılan hikâyedir.
Lütfen aynı hatayı tekrarlamayın ve gerektiğinde taraftarı karşınıza almak pahasına yanlışa yanlış deyin.
Geçen sezon başındaki bir basın toplantısında basın sözcüsü Cem Koçyiğitoğlu, salondaki 30 gazeteciye, “Bu takımın play-off oynayamayacağını söyleyecek var mı?” diye sormuştu.
Bu demektir ki sezon başında hedef ligde kalmak değil, play off oynamaktı.
Kimse sesini çıkarmayınca ben el kaldırıp “Ben inanmıyorum” demiştim.
Bunu kadroyu yetersiz bulduğum için değil, kulübün parasının tükendiğini gördüğüm için söylemiştim.
Gazi Ercüment Tekin ve arkadaşları iyi bir kadro kurmuş ve kulübü kurumsallaştırma yolunda önemli adımlar atmıştı.
Ancak yeni kaynak oluşturulamayınca sistem yürümemişti.
Yoksa o kadroya o gün de inanıyordum bugün de.
Çelişki bende değil, o 30 kişide.
Onların tamamının bugün, geçen sezon başında hedef ligde kalmaktı diye söylemde bulunması da nasıl izah edilir bilemiyorum.
Zaten İlhami Alparslan para sorununu çözdüğünde aynı takım yeniden ayağa kalktı.
Sakatlıklar ve birkaç maçta teknik direktör hatası olmasa play-off çok rahat gelebilirdi.
Futbolun gerçeği bu kadar açıkken hikâyeyi her sezon yeniden yazmanın anlamı yok.
Medyanın görevi taraftarın duymak istediğini söylemek değil, gördüğü gerçeği yazmaktır.
Gerekirse tribünü de yönetimi de teknik direktörü de karşısına alabilmelidir.
Bir süredir Yunanistan’ın Halkidiki bölgesinde tatildeyim.
“Türkiye dururken neden yurt dışına gidiyorsun?” diye soranlar oluyor.
Çünkü bazen Türkiye’de pansiyona ödenecek parayla yurt dışında beş yıldızlı tatil yapılabiliyor.
Ankaragücü’nün Sırbistan kampının mantığı da bundan farklı değil.
Kulüp daha uygun maliyetle daha iyi şartlarda kamp yapıyor, rakiplerine de mali ve idari açıdan güçlü olduğu mesajını veriyor.
Doğru olan buysa, sırf alışılmışın dışında diye karşı çıkmanın anlamı yok.
Devam İlhami Başkan.
Kulübü taraftarın alkışına, medyanın manşetine veya sosyal medyanın günlük rüzgârına göre değil, futbolun değişmeyen gerçeklerine göre yönetmeye devam et.
Neden bunları yazdım?
Sezon haftaya başlıyor.
Aynı hatalar tekrarlanmasın istiyorum.
Taraftar kendini teknik direktörün, yönetimin yerine koymasın, futbolcusunu değersizleştirmesin, çöp muamelesi yapmasın istiyorum.
Teknik direktör geçen sezon yaptığı hataları tekrarlamasın istiyorum.
Medya suyun yönüne göre değil, gerçeklere göre yorum yapsın, eleştirilecek yerde eleştirsin, alkışlanacak yerde alkışlasın istiyorum.
Herkes görevini yaparsa başarı zaten gelir diyorum.
METİNER ERDEM




