Ankaragücü, 1461 Trabzon ile sahasında 2-2 berabere kaldı.
Oynanan yedi maç, puan kaybedilen beşinci karşılaşma.
Sadece iki galibiyet.
Çok zor bir fikstürünüz olur, şampiyonluk adaylarıyla peş peşe oynarsınız, bu tabloyu bir yere kadar açıklayabilirsiniz.
Peki, Ankaragücü kimlerle oynadı?
Şu anda play-off potasında bulunan beş takımdan yalnızca Ankara Demirspor ile.
Diğer rakiplerin tamamı, Ankaragücü’nün yenebileceği, yenmesi gereken takımlar.
Mazeret çok.
Sakatlar varmış, kadro kurmakta zorlanıyormuş, kulübede oyuna alabileceği yeterlilikte oyuncu yokmuş.
Hocam, yaklaşık 400 gündür bu takımın başında olduğunuzu siz söylüyorsunuz.
Hâlâ genç oyuncuların gelişiminden söz ediyorsanız, insanın aklına tek bir soru geliyor:
Bu 400 günde siz ne yaptınız?
Geçen sezon TSYD Kupası’nda Süper Lig takımı Gençlerbirliği’ne sahayı dar eden Ankaragücü’nün ilk 11’ini hatırlatayım:
Fatih, Halil İbrahim, Mahmut, Mert Can, İsmail, Ahmet Emre, Mesut, Bedirhan, Miraç, Atakan, Hasan Nazarov.
İkinci yarıda Mesut’un yerine Fatih Arhan, Atakan’ın yerine Recep Yiğit Sevinç, Hasan Nazarov’un yerine Turgut Yazgan, İsmail Çokçalış’ın yerine Berat Dolu girdi.
Ankaragücü’nün golünü de Recep Yiğit Sevinç attı.
İlk yarıda 22 olan yaş ortalaması, ikinci yarıda 20’ye kadar düştü.
O gençler, hazırlık maçlarında da muhteşemdiler.
Nerede şimdi o gençler?
Kaçı ilerledi, kaçı düzenli süre buldu, kaçı takımın gerçek bir parçası hâline geldi?
Mustafa Kaplan döneminde profesyonel yapılan o gençleri neden bugün konuşamıyoruz?
İnsanın aklına ister istemez şu soru geliyor:
Bu çocukların önündeki engel futbolculukları mıydı, yoksa onları profesyonel yapan teknik direktörün adı mıydı?
Bir dönem umut veren gençler, bugün kulübede bile yoklar.
Sizin döneminizde profesyonel yapılan oyunculardan kaçını kullanabiliyorsunuz?
Ben cevaplayayım: Sıfır.
Hem gençleri geliştirdiğinizi söyleyeceksiniz hem de ihtiyaç duyduğunuzda içlerinden birini bile sahaya sürmeyecek, özgüvenlerini sıfırlayacaksınız.
Bu nasıl bir gelişim hikâyesi?
Genç oyuncu geliştirmek, basın toplantısında gençlerden söz etmekle olmuyor.
Güveneceksiniz, hazırlayacaksınız, oynatacaksınız.
Şimdi sakatlıklar nedeniyle sağlık ekibinden de şikâyet ettiğiniz konuşuluyor.
Benim izlediğim maçlarda sakatlanarak çıkan oyuncu sayısıyla, hafta içinde antrenmanda eksilen oyuncu sayısı arasında ciddi fark var.
Miraç geçen hafta 90 dakika oynadı, Diego da esame listesindeydi.
Bu hafta ikisi de yok.
Neden yoklar?
Sakatlıkları ne zaman oldu, nasıl oldu?
Mahmut Tekdemir de geçen hafta darbe almadan sakatlandı.
Her eksikte sağlık ekibine bakılacaksa, teknik heyetin sorumluluğu nerede başlayacak?
Sezon başında takımı Sırbistan’a götürdünüz.
İkinci Lig’de mücadele eden Ankaragücü’nün yurt dışında kamp yapmasını biz de olumlu karşıladık.
Kampın çalışma düzenini öğrenip daha sezon başlamadan “Bu takım sakatlıklardan kurtulamaz” diyen teknik direktörler olmuştu.
Bugün yaşananlar, o uyarıların neden dikkate alınmadığını sormayı gerektiriyor.
Görüştüğüm bir futbolcunun hafta içi çalışmalarına ilişkin anlattıkları da düşündürücü:
“10-15 dakika koşu, ardından beşe iki, sonra maç; sık sık da fitness çalışması.”
Aynı futbolcu, formunu koruyabilmek için takım çalışmalarının dışında ayrıca çalışmak zorunda kaldığını söylüyor.
Bunlar bana aktarılan ifadeler.
Yanlışsa çıkıp doğrusunu anlatırsınız.
Sahadaki futbolculara bakıyorum, 50’nci, 60’ıncı dakikada kondisyonu sıfırlanan oyuncuları görünce eleştirilerin ne kadar haklı olduğunu görüyorum.
Geçen sezon Mustafa Kaplan’ın yaptırdığı sezon başı kampının ekmeğini yediniz.
Bu sezon başlayalı daha iki ay oldu, takımın yakasını sakatlıklar bırakmıyor.
Maç 2-0 olunca Mervan Yusuf Yiğit çıkmak istedi, hoca da bu isteği kabul etti.
Mervan’ın sağlık durumu çıkmasını gerektiriyorsa buna kimse itiraz edemez.
Ancak mesele yalnızca yorulmasıysa, alternatifinizin olmadığını söylediğiniz bir maçta bu değişikliğin sonuçlarını da hesaplamak zorundasınız.
Mervan sahadayken rakip savunmanın iki oyuncusunu meşgul ediyordu.
Atakan da başka bir savunmacıyı geride tutuyordu.
Ankaragücü’nün ileride oluşturduğu tehdit, rakibin bütün oyuncularıyla yüklenmesini engelliyordu.
Mervan çıktıktan sonra o tehdit büyük ölçüde ortadan kalktı.
Rakip stoperler orta sahaya kadar geldi.
Ankaragücü kendi ceza sahasına çekildi.
Kenardan oyunun yönünü değiştirecek bir müdahale her zamanki gibi gelmedi.
Hoca da bizim gibi izlemekle yetindi.
Sonra maç bitti ve hocamız çıkıp üç dört farklı kazanılabilecek bir karşılaşmadan söz etti.
Ben de soruyorum:
Biz aynı maçı mı izledik?
Rakibin sekiz korner kullandığı maçta Ankaragücü’nün yalnızca bir korneri var.
Rakibin sekizi isabetli 13 şut attığı maçta, senin attığın toplam şut dokuz ve bunların beşi isabetli.
Üç puanlı sistemde beraberliklerle hedefe yürünmüyor.
Ankaragücü, yedi maçta alabileceği 21 puanın 12’sini sahada bıraktı.
Üç puan da masa başında gitti.
Toplam kayıp 15 puan.
Bu hesabın masa başındaki bölümünün muhatabı yönetimdir.
Sahadaki 12 puanın hesabını ise teknik direktör verecek.
Geçen sezon play-off’u teknik direktör hatalarıyla kaçıran takımdan ilerleme beklerken, her hafta geriye gidiş izliyoruz.
Taraftarın öfkesi de buradan geliyor.
Maç sonunda basın toplantısındayız.
Tribünler yönetimi, teknik direktörü istifaya çağırmış.
Böyle bir ortamda sorulması gereken en doğal soru belli.
Ben sorduğumda konunun kişiselleşeceğini, düzgün bir cevap almakta zorlanacağımı tahmin ettiğim için başka bir meslektaşımın sormasını bekledim.
Sorulmadı.
Soru yine bana kaldı.
Sordum.
Sorum çok netti: İstifa etmesi için kriter neydi?
Şampiyonluk, play off şansı şimdiden sıfıra yakın hale geldi, Recep Karatepe’nin istifası için illa ki küme düşme potasına kadarda mı gerilemeli bu takım?
Hocamız sahadaki tablonun hesabını vermek yerine üst perdeden konuşmayı, bana göndermeler yapmayı, laf sokmayı tercih etti.
Neymiş, ben sürekli teknik direktörlerin istifasını istermişim.
Ben, darbe girişimine kadar İsmail Kartal’ın istifasını istemedim.
Mustafa Kaplan’ın istifasını istemedim.
Metin Diyadin’in istifasını istemedim.
Tolunay Kafkas’ın istifasını istemedim.
Ömer Erdoğan’ın istifasını istemedim.
Ama takımı şampiyon yapsa da Mustafa Dalcı’nın istifasını istedim.
Emre Belözoğlu’nu eleştirdim, ayrılması gerektiğini söyledim.
Fuat Çapa’yı da Mesut Bakkal’ı da Mustafa Reşit Akçay’ı da eleştirdim.
Altı yılda dört kez küme düşen bir kulüpte, başarısız teknik adamları eleştirdiğim, istifalarını istediğim için bir de mahcup mu olacağım?
Benim sorumluluğum teknik direktörlerin koltuğunu korumak değil, gördüğümü yazmak.
Sizin sorumluluğunuz da soruyu soran gazeteciye laf yetiştirmek değil, çalıştırdığınız takımı ileriye taşımak.
Sezon başında açık açık yazdım: Geçmişi bir kenara bırakacak, Recep Hoca’ya şans tanıyacaktım.
Görüyorum ki hata yapmışım.
Recep Karatepe ile bu takımın hedefe yürüme ihtimali sıfır.
Sayın İlhami Alparslan, dün ilk kez küfürlü tezahüratla karşı karşıya kaldınız.
Küfrü kabul etmem ama tribündeki öfkenin nedenini de görmezden gelemem.
Biliyorum, sürekli birlikte olduğunuz, yediğiniz içtiğiniz ayrı gitmeyen, sizi sürekli öven birini görevden almak çok zor.
Ama bilin ki Ankaragücü, stajyer bir teknik direktörün mesleği öğrenmesi için sınırsız süre tanınacak bir deneme tahtası değildir.
Sezon başında hedefiniz şampiyonluktu.
Size soruyorum: Hâlâ aynı hedefte ısrarlı mısınız?
Daha basit bir soru sorayım:
İlk yarının son üç maçı Erzincan deplasmanı, iç sahada Sakarya ve Ordu deplasmanı.
Bu seriden bu hocayla başınız dik çıkacağınıza inanıyor musunuz?
İş işten geçmeden kararınızı verin.
Bana ulaşan bilgilere göre hoca, maçtan sonra telefon trafiğiyle medyadan destek istemiş.
Sosyal medya paylaşımlarına baktım; aradığı desteğin karşılığını da bulduğu anlaşılıyor.
Bazı arkadaşlar da artık karar verecek:
Kulübün sağladığı deplasman imkânları mı, Ankaragücü’nün geleceği mi?
Recep Karatepe’nin Ankaragücü’ne sevgisi saygısı varsa istifa etmesi gerekli.
Sayın İlhami Alparslan, hoca istifa etmiyorsa gereğini siz yapmalısınız.
VİRALSPOR YouTube yayını bu akşam 20.30’da.
Yayında görüşmek üzere.
METİNER ERDEM




